Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Rus uçağının düşürülmesi ile Suriye krizi katlanarak derinleşti. Şimdi günlerce bu elim hadisenin teknik ve uluslararası hukuk boyutlarına dair bir yığın açıklama ve analiz dinleyeceğiz.
Son seçimin ardından ayranı iyice kabarmış olan, İslamcı soslu, tarih bilgisi ve siyaset algısı sıfıra eşit, kör cahil, savaş yanlısı ve Osmanlıcı-İttihatçı karması bir kesim çığlık çığlığa ne kadar da haklı olduğumuzu, etrafa bir ders daha verdiğimizi anlatmaya çalışıp, ülkeyi en berbat senaryoya, açık savaşa daha da yakın hale getirmeye çabalayacak.
Bütün bu kollektif hezeyan, asıl soruyu tabii ki berhaca etmiyor.
Biz Suriye krizi ve IŞİD eksenli cihadist bela konusunda Türkiye olarak ne istiyoruz?
Bilen var mı?
Ona hayır, buna olmaz, öbürüne kırmızı çizgi, bu olmazsa asla diye diye akla gelebilecek en tepkisel siyasetle, herşeyi iç siyaset tüketimi için kullanma saplantısıyla bugüne kadar geldik.
Ama, ortada, Suriye'de Türkiye adına nasıl bir strateji çizildi, ülke çıkarları adına nasıl bir yol haritası şekillendi, bölgede her gün değişen konjonktüre göre ne gibi A, B veya C planları yapıldı, her yeni duruma göre nasıl uyum saplanıyor, ne bilen var, ne gören, ne de anlayabilen.
Evet, ilk başlarda, Türkiye de, global siyaset denkleminin belli başlı belirleyici oyuncuları da, Esad rejiminin hızla gidici olduğu gibi bir yanılgıya kapılmışlardı. 2013 başlarında Amerikan ve İngiliz gizli servisleri rejime en fazla altı ay rol biçiyorlardı. Bu optik yanılgı Türkiye'de, özellikle dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nda daha da köklüydü. O, daha 2012'de gayet kendinden emin, Münih'teki güvenlik konferansında, herkesin ağzını açık bırakacak şekilde, 'isterse bütün Suriye halkı gelsin, Türkiye'nin kapıları onlara ardına kadar açıktır' diye yüksekten, sorumsuzca atıyordu.
Yanılgının bedeli ağır oldu. Türkiye kalıcı bir mülteci yüküyle tek başına kaldı, ayakta kalmayı başaran Esad'ın siyaseti, bir yandan IŞİD'in semirerek krizde hakim güç haline gelmesine ve mülteci krizinin son yüz yılın en büyük insanlık trajedisine dönüşmesine yol açtı.
Açtı ama, bu arada satrançta taşlar doğal olarak hızla yerinden oynadı, devreye yepyeni parametreler girdi ve sonunda, ABD'nin mütereddit tavrı ve AB'nin siyaseten cüceliği yüzünden, ülke çıkarları açısından şu anda dünyada en uzun vadeli bilince sahip olan Rusya, ne yazıktır ki, Suriye krizinde aktif bir askeri hamle yapma fırsatını gayet akıllıca kullanarak, başlıca oyun kurucu ülke halinde tezahür etti.
Bu olgunun ilk işareti, Türk Hava Kuvvetleri'ne ait bir Fantom keşif uçağının, Haziran 2012'de, Lazkiye açıklarında muhtemelen Rusya'ya ait üsten fırlatılan bir füzeyle düşürülmesiydi. Ankara bunu uzun vadeli stratejik tartıya vurmak yerine örtbas etmeyi ve ilerde başına dert açması gayet muhtemel, 'cihadist örgütlere açık destek' formatıyla, üzerine hiç de vazife olmayan 'rejim değiştirici' mücadeleyi tercih etti.
Diplomasi, en gerçekçi mücadele yoludur. Hal böyle iken, Ankara, Osmanlı arka bahçesi ve Sünni zemininde dayanışma ve yükselme siyasetindeki saplanışından çıkmak ve kendi çıkarları için asgaride kendisine yol açmak, müttefiklerini iyi tayin ve tarif etmek şöyle dursun, karşıtlaşma ve makismalist koşul dayatma ve tehdit diline başvurma dışında bir hat arayışına da girmedi.
Rusya ve İran gibi Esad destekçileri, ince hesaplarla adım adım ilerlerledikçe, Ankara'nın cevabı, kırmızı çizgileri kalınlaştırmak ve tabii en önemlisi, bölgede IŞİD ve türevi cihadist yapılanmalara karşı tek gerçekçi ve seküler kara savaşı aktörü olan Kürtleri daha da kendisine yabancılaştırmak, dolayısıyla onları daha da Rusya'ya ve diğer etkin bölgesel oyun kuruculara yaklaştırmak oldu.
Kürtler Türkiye-Suriye sınırı boyunca IŞİD karşıtı bir tampon bölge kurmasın... Esad mutlaka gidecek, gitmezse biz yokuz... Bayırbucak Türkmenleri soydaşımızdır, kırmızı çizgimizdir...
Böyle gerçekçilikten ve bütünlükten uzak, bölük pörçük unsurları, üç tribünleri hedefleyerek habire tekrarlamanın, ülke çıkarları üzerine şekillenen bir strateji ile uzaktan yakından alakası yoktur.
Eğer strateji, AKP üst kesimine egemen olan, selefi dozu yüksek, 'İhvanvari' bir yapının Suriye'de oluşması ve bunun üzerinden bir geleceğin şekillenmesi ise, G-20 zirvesinde gerçekleşen temaslara rağmen, Paris saldırısının yankılarına rağmen hala böyleyse, geçmiş olsun.
O köprünün altından çok sular aktı.
Daha doğrusu, akan sular köprüyü çoktan yıktı.
Yeni bir Suriye krizi resmi var, bölgede Rusya'nın artan ağırlığı üzerinden şekillenen yeni bir 'dehşet dengesi' var; dünyada da IŞİD'in ürettiği vahşet algısı üzerinden, Suriye krizinin bir numaralı önceliği de belli.
Şimdi, düşen uçağın dumanı tüterken, hadisede kim haklı olursa olsun farketmeyecek bir gerçek de aynen belli: Putin'in son derece sert çıkışı, ABD ve NATO'nun sözde Türkiye yanlısı ama özde gayet temkinli orta yol tercihi, Türkiye'nin çok önemli bir dostunu daha kaybetmesi, iyice yalnızlaşması, daha da kötüsü, Suriye'nin geleceğinin belşrlenmesi konusunda güvenilmezliğinin pekişmesi, devre dışına itilmesi anlamına geliyor.
Stratejisizliktir bu durumu üreten, kuşkunuz olmasın.
Uçak henüz düşürülmemişken, üç gün önce, değerli diplomat Ünal Çeviköz Türkiye - Rusya ilişkileri konusunda kehanet gibi şu tespitleri paylaşıyordu:
''Suriye sorununun sebeplerinden sonucuna, geçiş sürecinden nihai çözümüne varana dek hemen her konuda Rusya ile farklı görüşler taşıyoruz.Daha geçen haftanın sonunda Rus uçakları Suriye'deki Türkmen muhalif unsurları bombaladılar.Bu tabii ki Türkiye için son derece hassas bir konu, zira anılan Türkmen oluşumlar Suriye'de Esad rejimine karşı savaşan ve Türkiye'nin de her bakımdan desteğini esirgemediği grupların başında geliyor.Rusya da zaten bu nedenle onları bombaladı. Rusya için Suriye'de IŞİD'in yanı sıra Esad rejimine karşı mücadele eden tüm muhalif unsurlar da "terörist" olarak algılanıyor.''
''Türkiye, Suriye konusunda ne ABD ile ne Rusya ile ne de uluslararası toplumun genel yaklaşımıyla uyum içinde.Sorun sadece uyumsuzluk mu?Suriye meselesi artık uyumsuzluğun da ötesine geçmiş ve bir tür takıntı haline dönüşmüş durumda. Geçen hafta Istanbul'da yapılan Atlantik Konseyi 6. Enerji Zirvesi'nin açılışında dahi Sayın Cumhurbaşkanı'nın açılış konuşması 'Suriye, müslümanlık ve islamın terörle ilgisi olmadığı' şeklindeki görüşler üzerine kurgulanmış, 'Esad'ın gitmesinin ne kadar önemli olduğu' teziyle donanmıştı. Dolayısıyla Türkiye artık önemli dış politika konuları üzerinde muhataplarıyla konuşamıyor, 'ille de Esad' söylemli miyop bir dış politika izlemeye devam ediyor.''
''Bu durum tehlikelidir... Türkiye ile Rusya arasında Karadeniz ve Suriye üzerinden şekillenmeye başlayan yeni bölgesel rekabet yakında Kafkasya ve Orta Asya platformlarında da yansımalara yol açabilecektir.Türkiye'nin tüm yakın çevresinde Rusya ile karşı karşıya geleceği bir dizi sorunlar kuşağı ile kuşatılmasının önüne geçmek dış politikamızın temel öncelikleri arasında yer almalıdır.Bu da ancak pragmatik, akılcı, gerçek sorunlara odaklanan ve ideolojik olmayan bir dış politika anlayışı ile mümkündür. Türkiye'nin Suriye politikası bu nitelikleri taşımadıkça uluslararası toplumla uyum yakalaması beklenmemelidir.''
Uçak krizi ardından Ankara'daki karar vericilerin aklı selime dönmesi ve Türkiye'yi hızla savaş senaryosundan uzaklaştırması temennisi dışında benim bu tespitlere ekleyeceğim bir şey yok.
Stratejiden bile vazgeçtim, Suriye'de zararın neresinden dönersek kardır.
YAVUZ BAYDAR / HABERDAR